Yayınlar

Bir Özeleştiri

Resim
Yıllar ne çabuk geçiyor değil mi ? mahalle de topu olan çocuğun santrafor oynadığı günler bitti. Düştüğümüzde dizimize üfleyen o müşfik nefesin sahipleri, kimi yaşlandı, kimi erkenden sınırı olmayan zamana doğru gitti...
Bunca zaman geçti.
Hiç oturup vicdanınız ile konuştunuz mu. ?  Ya da çekilip sessiz bir köşeye hayat muhasebesine oturdunuz mu ?
Hiç kendi vicdan mahkemeniz de kendinizi yargılayıp ceza aldınız mı ?  Ya da "evet beraat ettim" gururluyum dediniz mi ?
Ya da ne bileyim. Bir gece başınızı yastığa koyduğunuzda içinize ağladınız mı ?

Gecenin ikisi saat, salonda pencere kenarındayım. Yeni bir klima taktırdım eve, artık sıcak havalarda salonda oturabiliyorum. Tek sorun leptopun fanından gelen sıcağın çıplak tenimi yakması dışında bir şikayetim yok. Bakın, bunda bile kendimi huzursuz edecek bahaneler bulabiliyorum.  Oysa şuan benim sahip olduğum konfora sahip olmak için gecesini gündüzüne katsa dahi ulaşamayacak, daha kötüsü oturacak bir minderi olmadığı için bir k…

Bir Dağ Yolculuğu

Resim
Bu topraklarda doğanlar bilir, Yayla
dayım. Yiğidin harman olduğu yer deyip beylik laflar etmeyeceğim. Kurdun kuzu ile koyun koyuna yattığı yerdeyim.
Yüzüme kırbaç gibi vuran bir ayazda çıktım yola yürüdükçe ısınabiliyorum. Sadece çocukluğu bu dağlarda geçenler bilir yazıda size yabancı gelen dağ isimlerini.
Sobayı çattım oturuyorum yaylada sobanın başında. Hiç dikiz aynasına bakmadan başkentten çıkıp geldim. Aklı olanın çıkmadığı bir yolda buz gibi havayı yarıp, şakağına gelir gibi yaklaşıp arabanın altından beyaz bir ok gibi geçen kesik kesik yol çizgilerini izleyerek çıktım şehirden. Önce trafik lambalarının bilindik renklerinde durdum. Sonra elmadağın tehlikeli yollarından geçtim. Çorum’a varıp Osmancık istikametine dönünce, yılan gibi kıvrılan tek şeritli yollarda bir tırın peşine takılıp yavaşça çıktım gölyazıya, ordan kırkdilimin ürkütücü kayalıklarından sessizce kayıp indim memlekete…
Benim birader avcıdır. Ben dağcıyım. Köyde var aynı kafada birkaç kişi sabahın ayazında toplan…

Eski Aşkları Özlemediniz mi ?

Resim
Neyi arıyorsan sen o´sun der Mevlana zulmü arıyorsan zalim, aşkı arıyorsan aşıksın der.
Aşk zulmederek yaşatmamış mıydı aşkın kendisini.
Hitler de Darwin'in evrim teorisine inanıp evrimin gelişmesine engel oluyor diyerek iki binden fazla sakat, özürlü insanı katlettirmemiş miydi.
Bundan daha büyük zalimlik olabilir miydi. Bir insanın yaşama hakkı elinden alınarak sorgulamadan, yargılamadan bulaşıcı hastalık taşıyan hayvanlar gibi toplu itlaf edilmesinden daha büyük zalimlik olabilir miydi ve o öldürdüğü insanlardan birinin kız kardeşine aşık olup acı çekmiş Hitlerin Kadınları diye kitaplar çıkmış ve aşk kendini zalime de kanıtlamıştı.
Zulümden kaçıyor, birbirinden korkuyor insanlar şimdi, şimdi aşık olmak büyük zulüm oldu.
Ucuz sevgiler gibi ucuz laflarda türemeye başladı.
"ilk görüşte aşka inanıyor musunuz ? yoksa dışarı çıkıp tekrar mı gireyim" gibi…
Çöpçüler artık boş içki şişelerinin içinde başlayıp dibini bulmadan biten şehvetli aşkları ve bu aşka tek şahit olan kaldı…

Evrene Bir Mesaj

Resim
Bir dönem kişisel gelişim kitaplarının çok satmasına ya da inancı olmayan gavurların ettiği duaya denirdi. Bu slogan tutmuş olmalı ki evrene mesaj gönderenlerin çoğu cevabını aldığını iddia etmişti. Sonra meslek dalına girsin girmesin sonu "log" ile biten bütün meslek dalları bu sloganı benimsemiş olmalı ki hepsi hakkında bir yorum yapmıştır. Sonra duruma felsefeciler el attı. Oldurmanın 7 yasasını çıkardılar. Yogo denen bir sistem ile evrene mesaj göndermek isteyen herkesin ilgisini çekip kupayı kaptılar...

Ben de bir mesaj vermek istiyorum Evrene;

Kapatıyorum gözlerimi, Böyle yavaşça salıp tüm kaslarımı gevşetiyorum kendimi. Dört tarafı denizlerle çevirili, Leylek başını andıran bir adaya gidiyorum. Dört mevsimi aynı bir adanın karpazında, serin bir ağaç gölgesinde bağdaş kurup çöküyorum. Avuçlarımı sivri bir ok gibi doksan derece bir açı ile omuz hizama dikip derin bir nefes çekiyorum. Zihnimi tüm telaşlarımdan arındırp altın sarısı bir kumsalın yeşil ile birleştiği el de…

Aşkın Baharı

Resim
Şehrin her köşesine dağılan bahar, yeni çıkacak bir savaşa hazırlanan zayıf bir ordunun kaybetme korkusuna benzeyen bir korkuyla okşuyordu ruhundaki isyanı. Sabahın erken saatinde işe gitmek için evden çıkarken aynı korku vardı içinde, her sabahkinden biraz daha aceleci çıkmıştı evden, servisin saatine dakikalar kalmıştı. Kapıyı kilitleyip telaşla çıkarken kolundaki boşluğu hissedince çok sevdiği demir kordonlu saatini takmayı unuttuğunu farketti. Hızlı adımlarla merdivenleri inip sitenin bahçesinden çıktığında servis gelmişti...
Melina, yol boyu aynı düşünceleri çevirip durdu kafasında, başını cama yaslamış sağından geçen araçları izleyerek ilerlerken ellerini göğsünde birleştirmiş sabah mahmurluğu ile başını yasladığı cam yüzünü titreterek uykuya dalmıştı...
*

Ayazlı bir gece de hiç tanımadığı bir adamın ona söylediği söz aklına takılmış ve o geceden sonra umut etmeye başlamıştı. Baharda gelecekti, umut aşkın ekmeğiydi. Şubat, o ayazlı geceden sonra hep umud etmişti. Her gün aynı …

Temizlik Kolu Başkanı

Resim
İlkokul dördüncü sınıfa kadar köy de okudum. İlkokul ikinci sınıfta temizlik kolu başkanıydım…
Annem her pazartesi arkadan ilikli siyah önlüğümün yaka cebine, köşeleri gri ve mavi çizgili beyaz mendil koyardı. Pastırma yazı bitip kış basınca burnum çok akar ve her defasında, sağ ve sol kolumun dirsek hizasından bileklerime kadar burnumu çekerek silerdim.Siyah önlüğümün üstünde sümük kuruyup güneş vurunca yakamoz gibi parlardı…
Sonra her sabah öğretmen sınıfa girmeden önce kızlar başlarını kollarının arasında masaya koyar, örgülü saçlarını tutan beyaz lastiği ahşap kalemle çektirerek fırlatıp saçlarını iyice dolaştırarak bit, tırnak ve el yüz kontrolü yapardım.
Öğretmen sınıfa girdiğinde kızların hepsi tülü başlı bir şekilde ilk derse başlardı.
Daha sonra bütün kızlar toplanıp beni şikayet ettiler ve temizlik kolu başkanlığım bir muhtıra ile elimden alınarak istifa etmeye mecbur bırakıldım…
Ancak üçüncü sınıfa, sınıf başkanı olarak başladığımda yine kontrol bendeydi.
Şimdi o yıllar yüzyıll…

Küçük Tecrübeler Selfie Kazası

Resim
Ne garip değil mi, hangi akıl yaptırır insana bunu, yapılan istatistiklere göre her yıl selfie kazası ile ölen insanların sayısı en az 20 ye ulaşmış, yani sırf değişik bir fotoğraf çekineyim derken başımıza gelebilecek bir kaza.  Siz yine de selfie çekinirken bastığınız yere dikkat edin, daha iyi, daha çekici bir fotoğraf çekineyim derken ölümün kucağına çekilmeyin.  Bu videoda burada tecrübeli bilgiler etiketimde bulunsun, bazen büyük bir acıyla küçük bir tecrübeyi, bazen küçük bir acıyla büyük bir tecrübeyi satın alırsınız.  Tıpkı benim evimi satın alırken kaybettiğim küçük bir parayla aldığım büyük bir tecrübeyi  ya da kızıma balon şişirirken yaşadığım büyük acı ile edindiğim küçük bir tecrübeyi edinirsiniz. Neymiş, evi kesin alıyorum demeden satış sözleşmesi imzalamayın, balon şişirirken gözlerinizi sımsıkı kapatın. Görüşürüz. :)



Nereden Yazdım: Ofisteki masamda mesainin son 40 dakikasında bu vidoya denk gelince yazdım. Kahverengi masamda günün son çayını içerken yazdım.




Noluyor Memlekete

Resim
Ben siyaseti pek sevmem kendi halimde Twitter’dan takip ederim gündemi işinde gücünde biriyim. Pek karışmam etliye sütlüye “memleketi sen mi kurtaracan be Selo” mantığı işime geliyor. Ancak son zamanlarda yaşananlar, “taş olsa çatlardı be” dedirten türden ben de yine kendimce bir şeyler söylemek istedim.
Çünkü olanlar susulacak kadar kolay değil en azından empati kurabilenlerdenim.
Son zamanlarda gelişen olaylara tamamen objektif bir bakış sergilemek istedim...
Önce güzel şeylerden başlamayı isterdim üzülerek söylüyorum ki hiç güzel bir şey yok.
Önce en acısından başlayacağım yüreğimizi dağlayan acıdan.
23 Nisan günü Küçükçekmece’de 5 yaşında bir kız çocuğu kandırılarak tecavüze uğradı, Küçükçekmece halkı ayaklandı medyanın umrunda bile değil, Allahtaon sosyal medya varda bişeylerden haberiniz oluyor.
Hadi medyayı geçte toplumun Ahlaki çöküşüne ne demeli, Tarihimiz boyunca bu kadar ahlaksızlaştık mı ? Dinimiz var diye ahlaka hiç ihtiyacımız yok mu ? Şu an Hindistan’dan ne farkımız…

Baharda Gelecek

Resim
Yılın ilk günleri soğuk bir ocak akşamıydı, kaldırımda ilerlerken yerdeki kara ayağını sürüyerek yürüyordu. Sokak lambasından yansıyan ışık yüzünde parlıyor, arkasındaki gölgesi, sokak lambalarının altından geçerken bir önüne düşüyor ve kısalarak arkasında uzuyor bir kısalıyordu, burnu aktıkça atkısına daha çok gömülüyordu. Hava olabildiğince soğuktu. Kaldırımda bastıkça ayağının altında ezilen kar,  park içi yoluna girdiğinde bastıkça kütürdeyerek altındaki ince buz tabakısını kırıyor, kırılan buz tanaleri ayağının kaymasına sebep oluyor ve zeminde tutunmasını zorlaştırıyordu. Ellerini cebinden çıkarıp ipte yürüyen bir cambaz gibi, kollarını açarak dengesini sağlamaya çabalıyor ve ayaklarını sürükleyerek park içi yolunda ilerlemeye çalışıyordu. Hava her ne kadar soğuk olsa da parkın kuytu köşelerinde gençler öpüşüyor, kimi banklarda ise alkol alan kişiler ayaküstü küfürleşerek konuşuyorlardı. Birinci parkı geçip tekrar kaldırıma çıktı, yaya ışığı yanana kadar beklediği kaldırımda di…

Mayıs Yedisi

Resim
Eski hesapta babaannem gökyüzüne bakarak ve bazı isimlerle yılı özetlerdi ama ne olursa olsun "mayıs onbeş demeden yaz gelmez" derdi...
Mart dokuzu kışın en sert olduğu mevsim, martın 10 ile 15. günleri, ağacın ömrünü belirlermiş, mart ayındaki güneşte kabuğu gevşeyen ağaç kendini bırakırsa bahara çıkamazmış öyle sert ve soğuk geçermiş. Hatta köylerde yaşayan insanların kışlık yakacakları bu ay içinde bittiği için mart kapıdan baktırır kazma kürek yaktırır derler.
Abrul beşi, Nisanın 15 ile 20. günleri, güneşe inanıp tomurcuklanan ağaçlar çiçek ağacın dallardaki meyveyi yakarmış bu da o yıl abrul beşinde kar yağar ve hava don olursa çiçek yanarmış ve o yıl ki alınacak meyvenin verimini düşürürmüş. O yüzden derler ki; "kork abrulun beşinden öküz ayırır eşinden, çocukken hatırlıyorum bir keresinde erken olan kirazın dalına kar yağmıştı.
Gün dönümü, Haziranın 21. gününe denk gelir. 21 Aralıktan itibaren er gün bir dakika kısalan günler 21 hazirandan itibaren her gün bir …

Girişimci

Resim
Bir otomotiv devi yeni fikirler bulmak için mühendislerini afrikaya, yoksul insanların diyarına gönderir. Mühendisler, sokakları gezerken çocuklara hayallerini sorarlar. Elinde tahta arabasıyla oyanayan çocuğa yaklaşıp, nasil bir araban olmasını istersin diye sorar, mürekkep kokan elleriyle siyah çocuğun hınzırca ensesini kaşıyan beyaz yakalı bir mühendis... Çocuk, yay gibi gerilen dudaklarıyla başını kaldırıp güler. Sonra buruşturup dudaklarını, güneş içine girsin rüzgarda tarasın saçlarımı der. Yalancı bi tebessümle güler hayal taciri önleri dişleri dökülmüş karamel renkli çocuğa ve kalkıp uzaklaşır yanından. Tabi not eder her cevabı kendi ülkesine gidip ar-ge servisine vericek yeni fikirlere ilham olacaktır. Bu yüzden gelmiştir toprak renkli insanlarin ülkesine. Dönüş yolunda notları kurcalar hayal taciri çocuğun cevabını okuyunca bir ışık yanar aklında aradığını bulmuştur... 2 yıl sonra en işlek caddelerdeki reklam tabelalarında, kırmızı renkli üstü açık arabada, bir eli direksiy…

Seçsek mi ? Seçmesek mi ?

Resim
Ne garip bir coğrafyadayız değil mi ? her gelen ölüm yazıyor, her giden ayrılık işliyor. Ne talihsiz bir gergefimiz var. Son yıllarda yılı dolmadan verilen seçim startları insanları bunaltmış durumda, Neredeyse hemen her yılı bir seçim rüzgarı ile geçiriyoruz.Her gelen yıl bir öncekini aratıyor. Her geçen yıla; "eskiden daha güzeldi" diyerek iç çekiştiriyoruz. Zaman haklıyı haksız, haksızı haklı çıkarıyor.
Geçmişte de seçim rüzgarları yaşadık.
Seçim meydanlarında daha etik bir dil kullanılırken, malesef artık dilimize de yabancı kaldık.
Takım tutar gibi bir parti holiganlığı doğdu memlekette, insanlar ayrıldı, ayrıştırıldı, "ortak acı, ortak mutluluklar" rafa kaldırıldı... Bizden ölen müslüman, sizden ölen kafir sayıldı...
Ben askerliğim dahil olmak üzere 2003 yılından beri Başkentte yaşıyorum. Yıl 2019.
Geldiğimiz duruma bakın, insanlar birer dolu tabanca gibi, ne zaman nerede patlayıp kime denk geleceği belli olmayan bir serseri kurşuna döndük...
Varlık ile yokluk a…

Yasama Yürütme Yargı

Resim
Bakkal Adil sedirciler mahallesinde,mahalleyi ikiye bölen tören caddesinin ortasında, arnavut kaldırımlı taşkent sokağının cadde ile birleştiği köşebaşında, mahallenin bakkalı ve herkesin veresiye alabildiği bir esnaftır. Adil olduğunu herkese göstermek için tabelasında Adil Bakkal yazar. Ancak en büyük adiliği tartıda ve emekli, unutkan yaşlılara verdiği veresiyeleri deftere fazla yazarak yapmaktadır. Tartıda her bir kiloda 50 100 gramlık hileler yapmakta, veresiye defterine geçirdiği ürünlerin fiyatını yüksek göstererek kendince faiz uygulamaktadır. Mahallenin çocuğu olduğu için herkes tarafından sevilen ve güven duyulan bir esnaftır. Bakkal Adil yıllarca bu adiliğe devam eder. Esnaf olduğu için günün büyük bölümünü yalnız geçirmekte, insanların ona güvenerek aldığı ürünlerde yaptığı hileleri hesaplayarak kazandığı parayı düşünmektedir. Ara sıra içindeki ses Adil’in her hile yaptığında fısıldasa da bu sesi dinlemez. Mahallenin çocuğudur Adil, elinde büyüdüğü insanları kandırmaktadı…

Tozlu Sandukalar

Resim
Dönemin başbakanı yıldırım Akbulut’a Dönemim devlet arşivleri genel müdürü sormuş.-Sayın Başbakanım, arşivde evrak saklayacak yerimiz kalmadı saklama süresi dolanları ne yapalım imha edelim mi ? Akbulut biraz düşünmüş. -Birer kopyasını alıp imha edin demiş… Devlet arşivleri yönetmeliği, diyor ki: örneğin, A klasörünün saklama planı 20 yıldır. Bu klasöre kaldırılan evraklar 20 yıl saklanır. Saklama planı dolduktan sonra tasfiye sürecine alınabilir.Bunun gibi örnekler işte… İnsan da öyle değil mi.?  Devletin saklama planı olduğu gibi, bizimde geçici ve kalıcı hafızalarımız var.  Bürokrasi, en gizli evraklarını, en uzun saklama planlarında arşivler, insan ise, en gizli sırlarını aklının en kör noktalarında gizler ve iyi bilirler ki; bu sır açığa çıkarsa ikisini de hapseder… Acılarımızı, mutluluklarımızı, hayatımızda iz bırakan her olayı, kalıcı hafızamızda saklarız.  Bizimde hafızamız dolar zamanla,bazen acının bulunduğu raflara, bazen mutluluğun arşivlendiği raflarda gezeriz… İkisi de…

Kırık Kalpler Diyarı

Resim
Sözleşmeden buluşuverir kırık kalpler / Anlatılmaz ama ordadır bütün dertler…
Hepinize komik gelebilir, yapılan “mutlu aileler’’ araştırmalarına bakılırsa Türkiye mutlu evlilikler diyarı olarak görünüyor…
Yazın uzatma dakilarında akşam güneşi altında bizim sokağın başında sırtımı ısıtarak yürürken, bir kadın kocasına hem ağlıyor hem bağırıyordu. Penceresi açık unutulmuş bir aile içi şiddete üzülerek şahit oldum.

Aile içi şiddetin, şiddetli ge­çimsizliğin en geniş boşanma nedeni olduğu, bo­şanma oranlarının her geçen gün arttığı Türkiye, neden araş­tırmalarda "mutlu evlilikler diyarı" olarak görülüyor düşündünüz mü?. Biz batıya özenirken, neden batı bizi örnek gösteriyor?
Çünkü burası aynı zamanda "kol kırılır yen içinde" zihniyetiyle susturulan insanların ülkesi...
"Kan tü­kürürken kızılcık şerbeti içtim" demenin kutsandığı, boyun eğmenin erdem sayıldığı, suskunluğun kol gezdiği bir "tevekkül toprağı..."
Duvarları öylesine kalın ki, ne koca da…

Lodos

Resim
Bursa’da yaşayanlar bilir. Çekilmez şehrin lodosu, insanı hayattan soğutur. Sabah oto sanayisinde dükkan açacak esnaf akşam başlar duaya “nolur sabaha kalmasın bu hava”... İstanbul’da yaşayanlar bilir. Kadıköy de şair, Üsküdar da esir, moda da küfürbaz eder insanı bu hava... Çanakkale de yaşayanlar bilir. Bütün denizlerin en pis kokusunu alıp kordona getirir. Kordondaki yönüne göre değişir yüzüne nereden vurduğu,kabaran dalgalar gri renkli deniz analarını toplar sahilde başı boş bir balıkçı teknesinin burnuna biriktirir. Bir de o kadar sert eser ki; hiç tanımadığın birine omuz attırır bu hava. Antalya da yaşayanlar bilir. Ilık ve sıcak eser hayattan bezdirir. Göz açıp kapamadan, tezgahta pirinçin üzerini örtmeden yağmuru getirir. Yağmur ki keşke ölçüsü olsa. İnsanı doğduğuna pişman ediyor Antalya da bu hava...
Gavur İzmir de yaşayanlar bilir. Vapuru karşıya geçirmez emekçiyi bekletir. Rakım sıfırın altına inip, paçaları sıvayıp ayakkabıları eline aldırınca, insanı hayattan soğutuyor…

Yardım Aldığınız Yerden Emir Alırsınız.

Resim
Sene 96 orak ayı mevsim haziran sıcağı. Orta sondayım. Jandarma karakolundan iki asker okullara broşür dağıtıyor. Astsubaylık sınavlarına giriş başvuru broşürü. Erkek çocuğuz ya seviyorum üniformayı. Dedim kendime ben başvurcam bu sınava asker olucam, belimde silahım omzumda rütbem olacak. Gün gelecek adam olacam. Orak ayında zordur köyden çıkmak,iş-güç harman tozunda boğulur insan. Başvuru şartları açık açık yazıyor. Bu şartlardan biri de ebeveynlerin fotolarını istiyorlar. En kötüsü de annemin başı açık fotosu birinci kural. İkna edip götürdüm ilçeye çektirdim annemin vesikalık fotosunu tüm belgeleri hazırlayıp gönderdim şuan yaşadığım bürokrasinin başkentine...
Harman tarlasından patozun tozunu yutmuşuz buğdayı römorka yığdık öğle vakti eve gidiyoruz. Köye vardık ki bizim kapıda mavi bir renault 12 sedan memleket plakalı ama adamlar yabancı. Bizim eve yöneldiğimizi görünce indiler çeşme başındaki gölgeden selamın alekyküm deyip yanaştılar babama. Köylünün bam telidir din iman. All…

Ölüm Olmasaydı

Resim
"Ölüm olmasaydı nolur demişti" güneyde wseterosta yaşayan bir arkadaşım.Elinde kalın bir Dawn Brown kitabına bakarak; "Bu adamı da anlamak için elinde ansiklopedi olması gerekiyor" deyip kitabı oturduğu banka bırakmıştı. O gün bu gündür aklıma takılmıştı ölüm olmasa ne olurdu. Bu gün biraz bunu düşündüm. Abraham Linclon vampir avcısı filminde 3 asırdır ölmeyen adamın nasıl bir yalnızlıkta boğulduğunu, insanları vampirlerden korumak için 3 asırdır bitmek bilmeyen bir enerji ile nasıl savaştığını, ölmeyeceğini bildiği yalın kılıç vampir avlarında vampirlerin nasıl ortasına daldığı geldi aklıma. Ölüm olan bir dünyada ölümsüzlüğü araştıran insanoğlu, ölüm olmayan bir dünyada ölümün yollarını araştırarak insanlara çıkış kapıları sunardı...
Manşetlerimiz "Prof dr xxxxxxx yyyyyyyyy hastanesinde son üç yıldır yaptığı araştırmalarda insan ömrünü kısaltarak onları adına ölüm verdiği bir yöntem buldu. Bu yöntem ile insanlar öldürülerek hayattan gidecek. Böylece dünyadak…

İstanbulda Bir Gece

Resim
Soğuk ruhsuz bir başkentin pazar sabahı, bulanık su renginden bir hava var. İstanbul'a gidiyorum. Havaalanı ringinde pencere kenarından başkent sokaklarını izlerken daha çok belli oluyor buranın bir bürokrasi şehri olduğu, sokaklarda mütemadiyen görülüyor insanlar simit poğaça cafeleri dışında insan yok şehirde. Başkent pazar uykusundan uyanmamış henüz. Savaş çıkmışta sivil halkın transfer edilmek için doldurulduğu son otobüsteyim sanki, öyle sessiz boş sokaklar ve asude bir haftasonu... Esenboğa yoluna girip kuzey Ankara'dan çıkarken kar sulusepken yapışıyor pencereme, Altımızda inleyen lastik gıcırtıları, kulağıma gelen ince vızıltı şeklinde duyduğum motor devrini boğan fren sesinden başka ses yok. çıt çıkmıyor. Karlı kapalı bir başkent sabahından bindiğim çelik leylek koşarak hızlanıp havalandı ve 50 dakikalık bir uçuşla iki kıtanın üzerinden geçip İmparatorluğun başkentine indirip yoluna devam etti...

***
Taksim meydandan Beşiktaş'a otele iniyorum.Çekiyorsun perdeyi s…

Madison Kasabasının Köprüleri

Resim
Zordur köprüleri yakıp yıkmak... Sıradan günlerin şefkatine, güzel sabahların mahmurluğuna alışanlar için, bir tan vakti aniden, dünden, bugünden vazgeçip, ruhunda hep saklamayı başarmış bir yarın heycanına tutunarak limandan açılmak cesaret ister.
Kurulu düzen rahat ve huzur doludur. İçine gömdüğün çocuğu, senelerce kınında iki yanı keskin bir kılıç gibi uyandırıp, savrulup ileri atılmak. Yaman bir karardır bu. Mağlup ama mağrur bir komutan edasıyla yeni seferlere niyet etmek.
Çeker kolundan iç sesin; "bi sakin ol hele, bunca zaman bunca emekle kurduğun ne varsa hiçe mi sayacaksın" der. Diz yapmış pijamanızla gömülürsünüz oturma odasının sıcaklığına.
Genellikle bugüne yenik düşenler, hoş bir hayal düşleyip dünde yaşarlar.
Bedel ödemeyi kabul edenler ise, yelkenleri atlastan gemilerle, arkasında külden köprüler, köpükten çizgiler bırakarak bilinmeyen bir geleceğe doğru dümen kırıp giderler.
Yakıp attığınız sırat köprüsüdür. Geçer ve orada kalırsın. Ya cennettir ya cehennem... dö…

Benzer Yazılar

Tüm Öğretmenlere

Korkularınızı Yenin

Hayatımızdaki Nesneler