Beyazdan Griye

Yaz yeni bitti, hayattaki yeni bir başlangıcın zamanı geldi. Artık üniversitenin eşiğinden geçmenin verdiği rahatlıkla, bu yılı kendime keyif yılı olarak nitelendirdim. Bir yandan, herkeste olduğu gibi çalışıp bölümü değiştirme kafasındayım, diğer yandan ortamın getirdiği merak, heyecan, ne yapacağını bilememe hali...

Lise kafasıyla üniversiteye başlayınca, çevreyi ve oradaki kafa yapısını anlamak zaman alıyor çünkü ben ders saati okula gelip, ders bitimi direk eve dönerek bütün ortamı kaçırıyorum, elimizden tutup yol gösteren yok ki. Zamanla dersler, arkadaşlar, topluluklar derken üniversite kafası tanımaya, anlamaya başlıyorum, gayet de keyifli oluyor, zaman dolu dolu geçiyor, heyecanım ve enerjim ile adeta 18'lik Pollyanna'yım.

Birkaç ay süren bu tatlı şaşkınlık süresince, fark etmeden ihmal edilen eski arkadaşlarla bir Eskişehir planı yaptık. Orada ilk defa tanışacağım Ali Abi'de kalacağız, her şey güzel.

Sabah 6:40'taki ilk trene bilet alıp, o saatte birbirimizi saç sakal karışmış, bağcıklar savruk, gözler kapalı görme cesaretini göstermiş olarak yola koyulduk. Ata sporlarımızdan olan treni inceleme esnasında, ''bakalım kaç basıyor'', ''gerçekten bir saatte varacak mıyız'' derken, Eskişehir'e indik. Ali Abi'yle tanışınca babacanlığı, samimiyeti, muhabbet derken, zamanın dizilerinin de katkısıyla Ali Abi, Ali Kaptan'a evrildi. 

Eve gitmeden o zamanın meşhur dürümcüsü ,yanlışsam düzeltin, Donas'ta hayran kaldığımız soslu tavuk dürümleri ayranla birer ikişer yuvarladık. Ardından gördüğüm ilk öğrenci yuvası olan evde, güzel bir uyku onu takiben de coşkulu enerjimizle, üç Angaralı sokaklara bıraktık kendimizi.

Şehir küçük, biz yürüyerek biran önce merkeze yani en hareketin merkezine gidelim derdindeyiz. Ara sokaklardan birkaç kaybolmadan sonra bir anda çayın kenarında buluyoruz bedenimizi, kafalar ise etrafta gördüğümüz kızlarla başka alemlerde geziniyor. Güzel bir kız görünce birbirimizi dürtüp, diğerine gösteriyoruz, düşünün o kadar ergeniz. Bir yandan da sokaklarda artist gibi yürüyerek dikkat çekmeye, havalı olmaya çalışıyoruz. ''Üniversite kızlar teklif eder.'' klişesine uyanmışız ama 
''Eskişehir'de kızlar yürüyor çünkü çok kız var.'' lafına inanıyoruz.

Sokakları kızlardan fırsat buldukça inceleyerek uzunca bir şehir turu atıp, o zamanın meşhur mekanı olan Havelka'ya oturduk. O zamanki meşhurluk da içerideki güzel kız sayısı ile doğru orantılı, gerçi hala öyle. Neyse oturduk sohbet muhabbet derken Ali Kaptan geldi. Derinlemesine olan ortam sohbetini tavla takip etti. Ardından da akşam yemeği öncesi hem valizleri alalım, hem de evdekilerle laflayalım diye tekrar evin yolunu tuttuk.

Evde bir erkek muhabbeti var ki akıllara zarar. Biz daha yeni üniversiteli olmuşuz, adamlar mezuniyete oynuyor ama takılmadan okusalar doktora mezuniyeti olacakmış. Aydınlatıcı olmak isteyen büyüklerimiz önce anılarıyla sonra yoğun tavsiye yağmuruyla bizi ambale ettiler ve prosedür devam ettik; batak. 

Ev halkı batak oynarken Angaralılar olarak bize izlemek düştü ama masada gırgır şamata akıyor, bir yandan oyun heyecanlı. Kaybedeni de otuz beş metrekarelik devasa mutfağın her zerresine yerleşmiş kirli bardak, tabak, çanak, çatal, kaşık takımı bekliyor. Keyifle izlerken içten içe de Ali Kaptan'ın kazanmasına seviniyoruz ki çıkıp gezeceğiz, sonra da güzel bir yerde akşam yemeği.

 Son ele gelince batmak üzere olan kıdemli mezun adayı şahlanarak '' çiz '' dedi. Herkes şok, ben de ilk defa çiz diyen birini görüp oynayışını izliyorum. Her kağıdı ortaya atış bir gerginlik ve coşku oluyor evde. Sonunda Ali Kaptan'ın gemisi battı ve kulaklığı takıp üç saatlik bulaşık yolculuğuna çıktı.

Biz bu 3 saati mekanlara gezerek dolu dolu geçirdikten sonra, Ali Kaptan yeniden buluşuk, tabi eller tutulmuş ve deterjan koklamaktan kafası güzel. Popüler bir mekanda akşam yemeğine karar verdik. Yürüyerek, güle oynaya, sohbetle mekanımıza vardık, Leman Kültür. 

İçerisi inanılmaz bir dekorasyona ve enerjiye sahip, keyiflendik. O ruh haliyle, hayatımdaki en güzel kızları da orda görüyorum tabi, şaşkınım. Bizi üst katta dört kişilik bir masaya aldılar, oturdum karşıma bir baktım duvarı izliyorum.

Ekipten lavaboya giden arkadaşın yerini anında kaparak manzaramı güzelleştireyim derken, bir baktım gerçek bir kadın. Hemen karşımda, masalar çaprazlama yerleştirildiği için direk karşımda izliyorum. Masadakilere gösteriyorum, sohbete aradan girip kızda gördüğüm detayları anlatıyorum, yemek de güzel ki iyice keyifli bir hal alıyor gece. 

Bir saatin sonunda ince ince kıza kapılmış bir haldeyim ama treni yakalamak için ufaktan hareketlenmemiz gerekiyor. Dörtlünün, kendim de dahil, gazıyla peçete not yazıp kıza vermeye karar veriyorum. Hesaplar ödeniyor, en son ben ödeyip peçeteyi de verip mekandan çıkacağım.

Peçetede yazan da ''sadece çok güzelsin'' den ibaret. Amacım o Pollyanna halimdeki enerjiyi, o günün güzelliğini, içimdeki yoğun enerjimi onunla da paylaşıp anını, gününü, hayatını.. her neyse yettiği kadar, zerrece de olsa güzelleştirmek.

Peçeteyi katlayıp ayağa kalkıyorum, elim hafif titrek, içim kıpır kıpır, adımlarım iki ileri bir geri. İki adımlık mesafeyi saat gibi yaşayıp, ayaklarımı güç bela onların masasının önünde durdurdum. Durdu ama bana bakan yok, adeta yokum orda. '' Affedersiniz'' diyerek masadakilerin dikkatini çekmeyi başarıyorum ve peçeteyi önüne doğru koyarak '' bu sizin için''. Bir yandan peçete, bir yandan sizli konuşma, bir yandan mekandaki bakışlar çelişki ve gergin bir hal.

Otururken hayranca baktığım o yüzdeki gözler bana doğru kalkarak '' alır mısın onu ? '' demesi ve ben açıklamaya çalışıyorum; ''düşündüğünüz gibi değil '' ardından daha tok bir sesle '' al onu'' . Tekrar anlatmak için cümleye başlayacağım sırada hem kelimeler boğazıma düğümleniyor hem de karşı tarafın sesi keskince yükseliyor '' al onu al ''. İyice konuşamaz olup, mekandaki bütün gözleri üstümde hissederek, ruhen ve cismen küçülüyorum ve peçeteyi cebime koyup çıkıyorum.

Kapının önünde merak bekleniyorum haliyle ama ben uçmuşum, dediklerine göre rengim de kırmızıya atmış. Olayı anlatıyorum, gülüp dalga geçiyoruz benle. Zaman geçtikçe belki uçan kafam geldiğinden belki de olayı yeni idrak ettiğimden, ağırlaşıyorum, içim ağırlaşıyor. O günün enerjisi, heyecanı, hepsi içimde bir güzel patlıyor ve trende geri dönerken kendimi şu cümleyi söylerken buluyorum;

'' Bu bana yapılır mı bee ! '' 

Yorumlar

  1. Herkesin başına gelebilir.

    YanıtlayınSil
  2. Sene 2007 böyle bir hikayede ben yaşadım. Oradan çıkarken bir sosyal fobim olduğunu öğrendim. ama aslında çevredeki kimsenin umrunda değildim. Anlatım güzel olmuş emeğinize sağlık.

    YanıtlayınSil

Yorum Gönderme

Mesajınız iletildi admin kontrolünden sonra yayımlanacaktır. Teşekkürler.

Benzer Yazılar

Niye Yaşıyoruz ?

Sarı Yaz