Sev Kardeşim

 Başkent bugün Atilla İlhan’ın şiirlerindeki gibi, o kadar güzel, sessiz ve bomboş her yer, hangi parka çıksam tepemde yazdan bi ışıltı, ılık esen rüzgar okşuyor ruhumdaki yalnızlığı, çok sonra anladım bibaşınalık bazen o kadar güzel ki, üç tane park gezdim bugün üçü de çok güzeldi...
Önce en çok sevdiğime gittim. Kimsecikler yok. Kocaman bir parkta yalnızım, etrafta değişik kuş sesleri, arada bir geçen araçların  lastik uğultusu ve havuzun direklerinden gelen su sesinden başka hiç birses yok. Sanki bi dağ başında bir orman kulübesindeyim. Ilık rüzgar nahoş eyliyor ruhumu koskoca şehir terkedilmiş sanki...
Ilık esen rüzgar geçmişten bir anıyı çekip getiriyor hafızamın en dipteki tozlu raflarından...

Eylül ayında böyle bir havaydı, Belek’te papillon otelin yanındaki ormanlık arazi de öptümdü Kastamonu’lu Rezzan’ı. Eğilmiş kocaman bir sarıçam ağacının dibi yeşil gölgesinde denizi seyrederdik. Yeşil bir ormanın içinden denize bakan yamaçları severdi. Sanki cennetten bir yerdi.
Ne zaman böyle ılık esse kendimi o sahilde kumların içinde ayaklarımı sürüyerek yürüyormuş gibi hissederim. Yirmili yaşlarımın en güzel zamanlarıydı. Bizim çalıştığımız otel, şuan ki Rixos otel ile yanyana, komilik yapıyorduk. Sonra Rezzanı, boyu-posu iyi, güzel kız, dil de öğrensin diye resepsiyona aldılar. Ben ne de olsa sezon bitince gidiciyim beni postalayacaklar. O da bu fırsatı değerlendirerek İngiltere’ye gitmeye çalışıyor...
Artık ara da bir görüşüyoruz. Mesai saatleri için de pek denk gelmiyorduk. 
Bir akşam dedi ki: Yarın akşam yan otelde Eczacıbaşı’nın kokteyli var. Kaçak girelim mi ? 
Saf Anadolu evladıyız. Hiç bilmezdim hile hurda dümdüz konuşurdum. En çok bu içten olan yönümü sevdi, çoğu zaman korur kollardı beni.
Dedim ki: nasıl olacak ben anlamam bu işlerden ama gel dersen seninle de gelirim. 
Bir ceketin olsa yeter dedi. -Gerisini ben hallederim. Tamam dedim, lise de giydiğim kahverengi ceketim var. 
Takımsa,takım giy değilse altına kot tişört uydur  dedi. Tamam dedim.
Akşam oldu dokuz, Milenyum 2000 otelin sahilinde beklerken ne göreyim, o resepsiyondaki fularlı kız  gitmiş, dalgalı saçlı mini etekli muhteşem bir hatun dikildi karşımda. Hiç bir bok bilmiyorum. Benim bu yönümü çok seviyordu. Ne dese yapıyordum. 
Topuklu ayakkabıları sahilde kuma gömülünce çıkarıp aldı eline, ama nasıl havalıyım, yanımda muhteşem bir hatun ile sahilde yürüyorum. Bir km yakın yürüdük. Rixos un iskelesine çıktık önce, orada ayakkabılarını giyip toparlandı, benim yakamı paçamı saçlarımı düzeltip, dudak çizgimden öperek, -çok eğlenicez dedi. 
Elimden tutarak kırmızı halıda yürüyen hollywood yıldızı gibi yaklaştık güvenlik noktasına, hiç takılmadan,güvenlik kılığımıza kıyafetimize bakınca, Japon selamı ile açtı yolumuzu, bundan sonrası gerçekten muhteşemdi. Sahne de muhteşem bir müzik, dans eden kadınlar, açık büfe kokteyl, açık büfe yemekler.
Olm dedim kendime ben daha bahar ayında tarlalarda çalışır kravatı okul çekmecesinde bırakırdım. Ben neredeyim...
Ye-iç müzik dans, ye-iç müzik dans. Rezzan, bir votka getiriyor, bir tekila, midem içki aşuresi gibi garsonun uzattığı her şeyden yeyip içiyoruz ama öyle de beyefendi ve hanımefendi takılıyoruz ortamda. Gece oldu, biz artık birbirinize gülmeye başladık. Aslında herkese her şeye gülüyorduk. Benim gözler ön camına yumurta atılmış araba gibiyim. Bulanık görmeye başladım. Rezzan topuklu ayakkabıları aldı eline ipliklerinden bileğine geçirip elimden tutuyor. Bir elinde de iki tane şişe çıkıyoruz eğlence yerinden iskeleye. İskele kalabalık, şarkı söyleyen, öpüşen, sevişen, kahkahalarla yıkılan hepsi var. Ben de sarhoşken çenem çıkacak seviye de gülerim ama nasıl güzel kafamız ama nasıl gülüyorum.
Sallana sallan çıktık sahilden, Milenyum 2000 otelin karşısında büyük park var. Ormanlık alanda bir bank bulduk sırt sırta yaslanıp içtik son şişleri, gecenin en karanlık anı saat, kontağı orada kapattık.
Güzel kızdı Rezzan, dostluğu, arkadaşlığı, aşkı paylaştım onunla. Elinde çocuk gibiydim. Ne dese yapardım. O da bunu çok severdi. Bazen kardeşi oldum, bazen en iyi dostu, bazen de sevgiliydik. Karmakarışıktı hayatı, arayanı soranı yoktu, o yüzden kaçmak istiyordu ülkeden. Antalya dan Kıbrıs'a oradan da İngiltere'ye gidecekti. Biraz girseydi kanıma beni de alıp götürecekti. Ya da ben kalabilseydim sezon sonunda orada gidecektim peşi sıra...
Bazen çok özlüyorum onu. Sonra ayrıldı yollarımız, geçen yıllarda teknolojinin tüm olanaklarını kullanmama rağmen bir daha bulamadım izini... paramız yoktu fakirdik ama alabildiğine mutluyduk. Haftanın yedi günü eşek gibi ezilerek çalışır bir günü hiç gece yarılarına kadar kendimiz için yaşardık.
Geriye 36 pozlu makinasından çektiği bu fotolar kaldı ben de, bir tatil günümüzde Rezzan'nın çektiği kareler.
Laf lafı açınca geçmişten kanı deli yıllarımdan bir hikaye paylaştım sizlerle... Bu arada yıl 2001
Fotolar Belek ileribaşı bölgesinde çekildi...





İşte böyle renklerim değişmedi. Kulaklarım halen kepçe, şuan ki halim ile bu fotolar renkler dışında hiç benzemiyor birbirine, ha bir de saat takmıyorum artık. Zaman ile yollarımız çoktan ayırdık...


Başa dönelim önce en çok sevdiğim parka gittim demiştim. Orada biraz kaldım. Daha acısı ve anısı taze hikayeler canlandı gözümün önünde, bir an dedim ki; çık git 2209 nolu sokağa, belki oradadır. Belki görürsün dedim kendime, sonra haddim değildi bu, herkes gitmişti kendi yoluna, bana düşen lahza da kalan bir surete tutunmaktı...
Rüzgar, tişörtümün yakasından içeri girip tenimi okşadığında ürperdim biraz, şu fotoğraftaki gibi bağrım açık yıllarda değildim artık. Hafif üşüyünce irkilip toparlandım. Belki rüzgar daha ılık esiyordur orada diyerek maltepe de tepedeki bir parka gittim. Yılmaz Güney sahnesinin yanından geçip oturdum bir kavak ağacının gölgesine; Çok iyi hatırlıyorum. Bir bahar günüydü, polenler kar gibi yağıyordu üzerimize, gözlerime bakarak şöyle demişti; "bugün çok tatlı olmuşsun ama biraz daha kalırsan bu lacivert ceketin içinde kardan adam gibi olacaksın" sanki yanımda gibi çınlıyor sesi kulağımda...
Çok duramadım orada, hafif bir yağmur başladı. Omuzlarıma düşen damlaların soğukluğunu ciğerlerimde hissettim. Oysa ben, ben var ya ben, bardaktan boşalırcasına yağan bir yağmurda, Anıttepe'den Kurtuluş'a yürümüştüm. İşten eve ıslanmayı severdim ama evden işe ıslanmayı halen sevmiyorum. Sağanaktan kaçarak bindim arabaya, Pal nostalji radyosunda eskilerden bir şarkı çalıyor.
Dünyaya geldik bir kere Kavgayı bırak her gün bu şarkımı söyle
Sevdikçe güler her çehre.
Bu güzel şarkının eşliğinde, gençlik caddesinden bulvara, oradan da doğru en tepeye 50. yıl parkına gittim.
Biraz serttir dört mevsim buranın rüzgarı, çay bahçesinden bir bardak çay alıp elim cebimde dolaştım etrafı sonra tenha da bir banka geçip oturdum. Eskiden geldiğimde küçücük olan ağaçların hepsi büyümüş park bir orman olmuş. her taraf yeşil en güzeli başkenti kuş bakışı izliyorsun. Kuş bakışı izliyorum şehri en doğusundan en batısına kadar. Bir taraf yeşilden kırmızıya dönerken bir tarafı kırmızıdan kızıla dönüyor şehrin, gün batımında güneş alnına değince kamaşıyor gözlerim...
Rüzgara fazla dayanamayıp arabaya geçip oturduğum yerden çayımı yudumlarken yazdım size bu yazıyı, geçmişten bir anıyı günümüzden bir kesite bağlayıp paylaştım.
Özeti de bu yazının; sevin kardeşim, sevin. Sevgiden zarar gelmez. Sevdikçe güler her çehre. Neyi severseniz sevin. yeter ki sevin. İster imkansız olsun, ister dolu dizgin, ister yasak olsun isterseniz günahsız ama sevin. Sevgi karın doyurmaz derler. Olsun siz yine de sevin. Belki karnınız doymaz ama iştahınızda kapanmaz. Kimi severseniz sevin. Dünyaya geldik bir kere anın mutluluğunu yaşayın ama kimse değil sadece kendiniz için yaşayın. Kendinize zaman ayırın. İster evli olun ister çocuklu kendinizle başbaşa kalın. İçinizdeki çocuğu alıp karşınıza oynayın, onunla gezin eğlenin.
Hayat kısa; Dişiniz kesiyorken yiyin, yakışıyorken giyin, sevince sevişin.
Bir gün yataklara yatıpta kapılara bakarsanız, ne demek istediğimi çok iyi anlarsınız...
Hoşçakalın sevgiyle kalın.

Yorumlar

Benzer Yazılar

Tüm Öğretmenlere

Korkularınızı Yenin

Hayatımızdaki Nesneler