Dost Pikniği

 İnsanın böyle uzun soluklu bir dostunun olması ne güzel değil mi ?
Dert pınarlarınızı açtığınızda sizi empati ile dinleyen ve elini omzunda hissettiğin bir dostunun olması, hayal kırıklığında yaşayan insanlar için bulunmaz niğmettir.
İşte benimde başkente yerleştiğimden beri eskiyen zamana inat, eskimeyen bir tek dostum var.
En güzel anlarımı değilde en mutsuz olduğum anlarda kapısını çaldığım, en bitik anlarda omzuna yaslanıp teselliler aldığım bir dostum var.
En güzeli de içimdeki her şeyi paylaştığım tek dostum.
Bu hafta sonu onun misafiriydim.
Cumartesi sabah nöbetten çıkınca onu alıp, onun memleketi Kızılcahamam'a gittim.
Hikayesi acıklı dostumun. Annesi onkolojik bir hastalıktan vefat edince 17 yaşındaki kardeşi yokluğuna dayanamayıp intihar etti. Babası tekrar evlendi, dört erkek kardeşten 3 kardeş kaldılar. Derme çatma bir Baba evinde tek başına bir hayat mücadelesi veriyor.
Çalıştığı hastanesindeki gece nöbetleri için üç günde bir Kızılcahamam dan Ankara ya geliyor. 
Ben bekarken sık sık kalırdı benim bekar evinde. Her türlü yalnızlığımızı birlikte paylaştık. Yeri geldi birbirimizin omzunda ağladık, yeri geldi maaş kartlarımızı paylaştık.
Yeri geldi birlikte sokaklara çıktık.
Çoğu kaderimiz ortak, kalbinde iyiliği öldürmeyen bir dostumdur. 
Benden tüyolar alırdı sevdiği kadına mesaj atmak için, en büyük hayal kırıklığını da orada yaşadı.
İlk kez aşık olduğu kadın kendisinden 25 yaş büyük bir kadın hastalıkları doktoruydu.
Her konuda cesaretlendirip onun evine çiçek bile gönderttim.
Her konuda destek olup onun yerine mesajlar yazıp attım.
Ancak, kör olsun bu yokluğun gözü, Biri Doçent  bir kadın, diğeri asgari ücretli bir emekçi, en son kadın dayanamayıp çalıştığımız birime gelerek sordu, 
-Yasyas sen misin dedi? evet dedi.
Yasyas benim. Teşekkür ederim deyip gitti.
Altı aylık emek bir teşekkürle kapandı gitti.
Bir daha mesajlara cevap gelmedi, utanıp kadının yoluna çıkamadı.
Baştan belliydi bu imkansız hikayenin sonu, ama gönlü kırılmasın diye hep destek olmuştum...
Gönül kuşu işte bir dala kondu mu kalkmıyor. Ya dal kuşu taşımıyor, ya da kuş daldan kalkamıyor. 
Olmayacak duanın amini, tutmayacak bir dileğin beklentisiydi bizimki, dilek tutmayınca elleri kapanmıştı yasyasımın.
Uzun süre teselli ettim onu, sevemedi bir daha aynı şekilde.
Sonra suya atılan bir sayfa mektup gibi, önce yazılar karıştı birbirine, sonra çıktı su kağıdın üstüne, çekip aldı dipten geçen bir akıntı,
Aşk suya karıştı...

Bu cumartesi misafiri olarak memleketine gittik. Tüm hazırlıkları yapıp, soğuk su milli parkının en üstünde manzaranın en güzel köşesine bir piknik masası çekip yerleştik.
Gelip geçen herkesten bir not kalmıştı bu kirli ahşap masanın üzerinde;
Kimi sevdiğini yazmış, kimi isyanını dile getirmiş.
Yani o, onu, o da onu severken birilerine bir şeyler olup araya girmiş.
Bizim bu sevgiye olan düşmanlığımız ne zaman bitecek bilmiyorum.
Bir iki not okuyup plastik tabaklarla kapadık ahşap masanın üzerini, çıkarıp hazırladık malzemelerimizi.
Sabah 10 da geldik piknik yerine, henüz kimseler yok olanlarda yeni yeni açıyor sepetlerini.
Marketten aldığımız azığımızı açarken güzel dostum, çoban çaydanlığına benzeyen semaverin harını karıştırarak demledi çayımızı, yeşilin manzarası ormanın uğultulu türküsüyle yaptık kahvaltımızı.
Sonra semaveri aramıza alıp uzandık yeşilin bol olduğu bir ağaç gölgesine. Yan yattığımız yerde bir elimizi ile ensemizden ensemizden yastık gibi başımızı desteklerken diğer elimizle semaverden çayımızı alıp içtik. Sohbet derinleştikçe sesimiz kısıldı...
Sonra ellerimizi ensemizde birleştirip sırtüstü uzandık yeşile.
Önce semaverin cızlayan sesi kesildi, bir perde indi gözümüze, burnumuz toprağa değince çimenin başdöndüren kokusu ve zümrüt yeşili ormanın uğultulu nakaratı ile mis gibi bir uykuya kapadık gözlerimizi...
(...Etrafta insanlar yavaşça artmaya, çocuk çığılıkları uğultulu orman sesini bastırıp gürlemeye başlamıştı. Yan masamıza yeni piknikçiler gelmiş bizi rahatsız etmemek için olanca gayretleri ile sessiz sedasız yerleşmişlerdi. Rüzgarın yönünü değiştirdiği mangal dumanı burnumuza değip geçerken, bir süre gözlerimiz kapalı etraftan kulağımıza vuran boğuk sesleri dinledik.
Yüzümü okşayan çimen yaprakları bir sineğin yüzümde dolaşıyormuş hissi verirken,  yüzümde iz bırakan montumun dikiş izleri ile suratımı buruşturarak gözlerimi açıp doğruldum yerimden.
Nöbetten çıkan güzel dostum iş yorgunluğu içinde mışıl mışıl uyurken...)

Dostumu uyandırmadan yaktım semaveri tekrar. Çalı çıtırdılarının sesine uyanıp kalktı yerinden. Doğrulup süzdü etrafı, günaydın dostum hadi geç mangala deyip maşayı aldı elimden.
Tavuk ızgaramızı yapıp yedik afiyetle, yanık mangal kokusunun dumanları tüm parkı sarmış, çocuklar halen çayıra salınmış kuzular gibi etrafta meliyerek koşuyorlardı...
İki kişilik piknik sofrasında geniş geniş yedik mangalımızı, sonra semaverimizi piknik masasının üstünde bitirdik. Toparlanma vakti geldiğinde güneş, hafif rüzgarın dans ettirdiği yaprakların arasından yüzümüzde gölgelendikçe ikindi vaktinin yaklaştığını gösteriyordu...
Arta kalan malzemelerimizi yan masamızdaki kalabalık gruba bırakarak toparladık sepetimizi indik parktan dostumun tek odalı tek kişilik evine bıraktık yükümüzü geçtik sıcak su kaplıcasına.
O kadar yumuşadı ki tenimiz altı aylık ölü hücrelerimden arındım bir tellahın mermer masasında kuş gibi hafifleyip daldık hamam sonrası güzel bir uykuya.
Çıkıp çay bahçesinde çayımızı içtik.
Günün ne kadar güzel olduğunu ve bu güzel günlerin tekrarı olmasına niyet ettik.
Güneş, dağların içinde kalan bu küçük kasabanın zirvesini yeni açılmış bir kalem ucu gibi kızıla çevirmişti, dikiz aynamdan uzaklaştıkça küçülen dostumun suretini izleyerek yolcu etti beni,
Karga sekmezden aşıp, uğuldayan bir lastik sesi ve radyo dost fm de çalan türkülerle buldum evimi...

Teşekkürler dostum...

Yorumlar

Benzer Yazılar

Tüm Öğretmenlere

Korkularınızı Yenin

Hayatımızdaki Nesneler