Bir Dağ Yolculuğu

Bu topraklarda doğanlar bilir, Yayla
dayım. Yiğidin harman olduğu yer deyip beylik laflar etmeyeceğim. Kurdun kuzu ile koyun koyuna yattığı yerdeyim.
Yüzüme kırbaç gibi vuran bir ayazda çıktım yola yürüdükçe ısınabiliyorum. Sadece çocukluğu bu dağlarda geçenler bilir yazıda size yabancı gelen dağ isimlerini.
Sobayı çattım oturuyorum yaylada sobanın başında. Hiç dikiz aynasına bakmadan başkentten çıkıp geldim. Aklı olanın çıkmadığı bir yolda buz gibi havayı yarıp, şakağına gelir gibi yaklaşıp arabanın altından beyaz bir ok gibi geçen kesik kesik yol çizgilerini izleyerek çıktım şehirden. Önce trafik lambalarının bilindik renklerinde durdum. Sonra elmadağın tehlikeli yollarından geçtim. Çorum’a varıp Osmancık istikametine dönünce, yılan gibi kıvrılan tek şeritli yollarda bir tırın peşine takılıp yavaşça çıktım gölyazıya, ordan kırkdilimin ürkütücü kayalıklarından sessizce kayıp indim memlekete…
Benim birader avcıdır. Ben dağcıyım. Köyde var aynı kafada birkaç kişi sabahın ayazında toplandılar. Beni de alıçlığa bırakın rampaya saramıyorum dedim. Bana yolu tarif ettiler. Berber Emrah da avcı olmuş ayaklarını sürüyerek avcıların yanına geçiyordu. Geçerkende bana gülüyordu. Aslında ben de iyi bir avcıyım ama herkesin ihtisası farklı…
Sırt çantamın askılarını sıkıp çatal başlı değneğime tutunarak başladım köyden yaylaya tırmanmaya. Kar var beş cm.
Tek bir insan izi yok. Rakım arttıkça yükseliyor karın boyu, alçaklarda tavşan tilki, yükseklerde kurd izleri.
Daha geceden geçmiş bir tilki izini takip ederek sülüklü göle vardım. Göçükten alıçlığa oradan yaylaya çıkacaktım. Yol uzadı gözümde.
Tilkinin izine takıldım. Dedim bu tilki kısa yoldan çıkmış yaylaya ayrıldım uzun cörtle de motor yolundan...
Tilkinin izlerini takip ederek eğreğin ucuna çıkan dik bir patikaya dayandı yolum. Lanet olası tilki dik yokuşta kar yükselince geri dönmüş. İzlere biraz daha bakınca ters istikamette yayladan köye inen bir tilkinin izleriymiş anladım.
Kocaman bir yokuşu çatal başlı değneğime dayanarak tırmandım.
Ben de onun gittiği patikadan yaylaya çıkarım sanmıştım.
Tam 600 metre tırmandım. Buhar çıkıyor şapkadan nicedir tırmanmamıştım böyle, eğreğin ucundaki motor yoluna çıkınca attım çantayı sırtımdan.
Eğilerek derin bir nefes alıp kara yattım. Yatmam ile kalkmam üç saniye sürdü ensemden buz gibi kar girince sırtıma ayakta soluklandım.
Bir de tecrübe edindim. Karlı dağa tırmanıyorsanız g.t.nüze bir minder dikin, ya da ne bilim arada bir oturmak için bi minder taşıyın yanınızda. Dağda, taşa oturulmuyor azizim.
Karı yarıp sürünerek çıktım yaylaya...
Yüksek oksijen boğazımı yakıyor, başımda zonkluyor; ter su içinde girdim yayla evine yaktım sobayı...
Biraz ısınınca çıkardım sırtımdan su gibi havluyu, soyunup astım sobaya montu, bereyi, atkıyı.
Biraz daha ısınınca çıkardım çorapları, botları hepsini dizdim sobanın etrafına ahşap tabureye oturup uzattım ayaklarımı sobaya, çıtır çıtır yanan sobanın ateşinde gevşedi kemiklerim.
Aklı olanın gelmeyeceği bir yerdeyim.
Çeşmeden doldurduğum su tam kırk dakika sonra cızlamaya başladı.
Elimde maşa sobanın harını karıştırıyorum. Yanımda getirdiğim patatesi attım fırına iyice yumuşadı kemiklerim kuruyan kıyafetlerimi giyindim.
Fokurdayan çaydanlıkta çayımı demleyip azığımı serip tahta bir yer sofrasına bağdaş kurup yedim…
Her yeri donmuş yayla evi, sobanın ateşi ile başlıyor çatırdamaya.
Duyuluyor zamanın tahtayı kemirdiği.
Sonra açtım kapıyı kırbaç gibi vuruyor yüzüme soğuk. Kapıdan giren rüzgar evin içinde uğulayıp yalıyor kerpici…
Çayımı yanıma alıp sobanın yanındaki sedire uzandım.
Ellerim karnımda yazıyorum bu yazıyı. Sıcak sol kolumu yakarken sağ kolumu duvardan giren soğuk üşütüyor...
Bir ara yorgunluğun verdiği mahmurluk ve sobanın etkisi ile şarjı bitmiş telefon gibi kapandı gözlerim. Kapı açık, telefon elimde başım düştü yana…
Bir süre sonra kütürtü ile uyanıp sıçradım yerimden, davrandım belimdeki barabelliye.
Baktım etrafta kimsecikler yok. Sonra anladım sobadaki meşe odunu yana devrilmiş.
Sakin ol şampiyon deyip yavaşça soktum barabelliyi kınına, maşa ile karıştırınca çatırdadı soba, kıvılcımlar yayılıp yükseldiler tavana.
Ben devam ediyorum yazıya…
Kuş uçmaz bi dağın tepesinden kuş bakışı seyrediyorum memleketi.
Baharda tadından yenilmiyor buralar.
En son 2007 kışında gelmiştim buraya. Ipıssız, sepsesiz, zümrüt yeşili orman beyaza bürünmüş çıt çıkmıyor koca dağda.
Arada bir çamlardan düşen iri kar taneleri bozuyor sesizliği...
Çıt çıkmaz bir ormanın derinliklerinde bi yayla evinde sönüyor soba.
Sonra kuruyan atkıma şapkama bürünüp, camda dönmüş bir çekirgenin üzerine vurup asma kilidi, yayla evinin kapısını kilitliyorum. Anahtar aynı yerde.
Takıp kesik parmaklı eldiveni mi düştüm yola. Güneş Işınları, karların üzerinde yıldız gibi dans edip kamaştırıyor gözümü.
Yaylayı geçip alıçlığa varınca çıkarıp bardak termosumdan bir yudum çay içip ısıtıyorum içimi. Biraz mola.
Durunca ellerim ısınırken başlıyor ayaklarım sızlamaya. Üşüyen parmaklarım sıcak termosa değince yumuşatıyor ellerimi. Mola bitti.
Issız bir ormanın içinde düşüyorum yine bir tilki izinin peşine, termos elimde sıcak çayımdan içerek devam ediyorum yoluma.
Arada bir çamlardan düşen iri kar taneleri bozuyor sessizliği, şimdi patikanın altından bir kurd tırmanıp önüme çıkacak sanıyorum. Yoksa arkadan yaklaşan bir kurdu uygun anımı bekliyor. Ya da bu tilki, büyük bir kurt sürüsü ile anlaşıp beni mi psuy mı çekiyor.
Barabellinin namlusuna mermiyi sürüp yoluma devam ediyorum.
Kendi kendi mi korkutmamak için iç sesimi “ şu an da papatya bahçelerinin içindeki çiçek açmış kiraz ağaçlarının arasında yürürken, orada, buz gibi bir suyun başında piknik yapan bi kalabalığa rastlamış” gibi konuşmaya çalışıyorum. Bir zamanlar yatsı ezanından sonra zifiri karanlıkta, çamların arasından giren ay ışığında, sarp yollardaki küçücük patikalarda ıslık çalarak gidip geldiğim bu yollarda, yalan yok şimdi biraz ürperiyorum.
Aslında biri öhö dese, jarjörü boşalttığım gibi şapkayıda atıp kaçarım ama yol uzun kendimi sakinleştirip devam ediyorum.
Çay ısıtmıyor içimi.
Sonra döküp termostaki çayı, western filmlerindeki bir vahşi batı kovboyunun deri ceketinin iç cebinden çıkardığı gibi atıyorum elimi montumun cebine;
Ve otel odalarındaki yalnızlığımın dostu küçük chivas regali çıkarıp cebimden alıp bir yudum devam ediyorum yoluma.
Yol ilerleyip iki yudum daha çekince parmaklarıma kadar ısındım. Tilkinin su içtiği oyuk taşa inince bi sigara yakıp izledim memleketi. Yükseğinde kar eteğinde çamur ile siyah beyaza bürünmüş bi coğrafya göz aldığına uzayıp gidiyor ufka.
Sobası tütüyor yanan ocakların, her tüten çatının altında ölüme terkedilmiş ebeveynler var aslında.
İki yudum daha alıp yasladım sırtımı oyuk taşa, içim sıcacık kapatıyorum gözlerimi..
Sonra bağırmaya başlıyor çocuklar. Bir bahar sabahı iğde kokulu sokaklarda oynuyorum. Cebimde kırık bir misket ile karışıyorum çocukların arasına topraktan kazıp kuyuyu misket oynuyoruz. Biraz sonra karnımız acıkınca giriyoruz birinin evine ya da bahçesine.
Dalından kiraz, dut, kayısı, elma, yiyip mevsime göre devam ediyoruz oyunumuza. Bahar gelince dağlara çıkıyoruz çocuklarla sarı çiğdem toplamaya, köyden yukarı doğru yaklaştıkça büyüyor naylon ayakkabılı bir çocuk göz hizama gelince oturuyor içime açıyorum gözlerimi.
İki yudum daha alınca kaynıyor içim sonra arı uçuşu izliyorum bütün çocukluğumu..
Kayseri’li bir edebiyat hocam;“Geçmişte yaşamak yazar adamın malzemesidir.” derdi.
Çatal başlı değneğime tutuanarak kalktım yerimden…
Bir zamanlar her gün on kişinin geçtiği, geçerken; “şu dal birine zarar vermesin” diye patikaya düşen ağaç dallarının kesildiği cılga yollardan iki büklüm geçiyorum. Çokta el ayak çekilmiş buralardan. Zaman, kardan kırılmış bir çam ağacının altında ezdi orman köylüsünü…
En güzel, Yaşar Kemal’in söylediği bir türkü ile indim köye.
O yar gelir yazıda yaban bana gül olur yar yar / Yüzün görsem tutulur dilim lal olur yar / Aşka düşen divane gezer deli olur yar yar…
Her zaman söylerim, bizim memleketin insanı bu sıcak suyun hesabını verirse cennete girer. Bir sürü kaplıcaya gittim. Hepsi, ya ısıtılıyor ya da soğutuluyor ve içilmiyor. Sadece bizim ilçemizdeki sıcak su, vücut ısısına uygun 38 derece çıkıyor ve suyu içilebilen faydalı bir kaplıcamız var. Günün yorgunluğunu burada attım.
Bir tellağın elinde tüm ölü hücrelerimden arındım.
Akşam kovalı sobanın yanında tavandaki ateş dansını izleyerek uykuya daldım…
Sabah, babamın ağustosta hasadını yaptığı baldan payıma düşen çıtayı tutarken, bal tutup parmağımı yaladım… Kendi üretimimiz bir bal sıfır şeker müthiş bir şey.
Geceden kapıları donan arabanın sıcak su ile kapılarını açarken zorlandım…
Sırt çantamı toplayıp dolu bagajın kapağını bastırarak kapattım.
Vuslat bitti. “Baharda yine gelirim” deyip sıladan gurbete yolculuk başladı…
Dikiz aynama baka baka asfalt bilmez yollardan ayrıldım…
Ve size bir dağcılık maceramdan anılar yazdım.
Ha bir de patatesi fırında unuttum yaa valla bak. :)

Yorumlar

Benzer Yazılar

Tüm Öğretmenlere

Korkularınızı Yenin

Hayatımızdaki Nesneler